Sanat
 SESİN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ - PLAK

 SESİN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ - PLAK
14.03.2018

Yazı: Erdem Kabadayı

 

SESİN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ - PLAK

 

İlk insanların derdi tesadüfen buldukları ve işlerine yaradıklarını gördükleri ateşi kalıcı kılmaktı. Bu yüzden önce başında nöbet tuttular, ardından ateş yakmayı öğrendiler. Sonrakiler sevdiklerinin yüzünü ölümsüz kılmak için resim yapmaya başladılar; gerçek sureti kağıda dökmeleri 1826’daki ilk fotoğrafın çekilmesiyle oldu. Bir sesi kaydedebilmek ve istediği zaman dinle mek isteyenlerse 1880’lerin sonuna kadar beklemek zorunda kaldılar. O tarihlerde Almanya’da ilk plaklar geliştirildi ve ses, sonsuza kadar ölümsüzleşti.

PVC’den üretilen, iki tarafına da kayıt yapma imkânı veren, dairesel ses depolama birimi, yani plaklar, ilk üretildiklerinde ebonit adlı bir maddeden yapılıyordu. Ebonit hem kırılgan, hem de sıkıştırması zor bir malzemeydi. Alman firması Berliener, ebonit plaklardan yaklaşık 10 yıl sonra, 1890’ların sonunda geliştirdiği bir malzemeyle bu kırılganlığı ortadan kaldırdı. Bu plaklar 78’lik denen türdeydi. Yani dakikada 78,26 devir yapan ve sadece 4 dakikalık bir kaydı barındırabilen plaklar. Türkiye’de 78’likler “Taş plak” olarak tanındı. Bunun da sebebi bu plakların mukavva üzerine pamuk, shellac ve balmumu kaplanarak üretilmesiyle son derece dayanıklı olmasıydı. İngilizce “unbreakable” adını taşırlarken, Türkiye’de “kırılmaz” yerine “taş plak” ismi layık görüldü.

HIZ SAVAŞLARI

Düşük kayıt süresi, ses kaydındaki standartsızlık ve dip gürültüsü nedeniyle 78’lık plaklara alternatif geliştirmeye odaklanan RCA Victor firması 33’lük diye bilenen, kendilerininse “Program Transcription” adlı plakları 1930’da piyasaya sürdü. Bu materyali okuyabilecek plak çalarların ol- maması, pahalılığı ve çıkış tarihinin “Büyük Buhran” dönemine denk gelmesi nedeniyle RCA Victor’un denemesi ticari bir başarısızlıkla sonlandı. Ama başkalarının da yolunu açmıştı. 33’lüklerin ses kalitesi ve düşük gürültüsü unutulmamıştı. Hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında 78’lik plak hammadDesinin bulunamaması yüzünden bu plaklar 33’lüklere bile basıldı. Nihayet 1948’de Columbia, New York’ta Long Play (LP) 331⁄3 Rmp Microgroove plakları tanıttı. 33’lüklerden dili yanan RCA Victor ise karşı bir hamle yaparak Extender Play (EP) adlı, 45’lik denen formatı piyasaya sürdü. 1948-50 arasındaki bu döneme müzik ve ses tarihine “War of Speeds / Hız Savaşları” adıyla geçti. 

 

MÜZİĞE VE SESİN TA KENDİSİNE AŞIK OLANLAR DİJİTAL SES KAYITLARINA “TAKILMAKTAN” BIKTI, PLAKLARINA GERİ DÖNDÜ VE YENİ BİR PLAK ÇAĞI BAŞLADI.

 

Columbia’nın 33’lüklerinin her iki tarafına da yaklaşık 30’ar dakika müzik kaydedebi- liyordu. Victor’un 45’likleriyse aslen 78’liklerin bir taklidiydi. Bugün “single” adıyla bilinen tek şarkıların kayıtlara hizmet edi- yordu. Zamanla albümler 33’lüklere, tekli şarkılar 45’liklere kaydedilir oldu. 1955’te iki tarafın da işine yarayan bir gelişme yaşandı ve stereo kayıt teknolojisi gelişti. Öyle ki sadece beş yıl içinde birçok üretici mono plak üretimini durdurdu. Her geçen yıl sesi daha temiz kaydetmek ve en saf haliyle dinleyiciye ulaştırmak için hamleler yapıldı. Önce kasetler, ardından Compact Disc’ler (CD) geldi. Tüketiciyi cezbeden
bu ikilinin varlığı plakların satış miktarını azaltırken bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ışığında yaşanan dijital devrimle müziği bedavalaştıran ve çok kolay ulaşılır hale getiren MP3 ortaya çıktı. İnsanlar bu kolaylığı çok sevmiş, plakların verdiği ses kalitesinden uzak olsa da MP3’e odaklanmıştı. Plak sadece koleksiyonerlerin bir merakı olmaya başladı ve yakın bir zamanda yok olup gidileceğine inanıldı. Ama öyle olmadı...

PLAĞIN DÖNÜŞÜ

Her etki bir tepki doğurur. Her tezin bir antitezi vardır. Her olay başka bir olayın nedenidir. Dijital ses kayıtlarının yaygınlaşması ve müzik dinlemeyi kolaylaştırarak değiştirmesinin de kendince sonuçları oldu. Bir plak dinleyecekseniz yapmanız gereken işler vardır. Önce plağı bulmalısınız! Her albüm bir plağa kayıtlı olduğundan bir ortalama bir plakseverin onlarca, hatta yüzlerce plağının olması kaçınılmazdır. Sonrasında bu plağı pikaba yerleştirmeli, ilk yüzü bitince çevirmeli, albümdeki sevmediğiniz şarkıya katlanmalı, bir şarkıyı tekrar dinlemek isterseniz yerinizden kalkıp iğneyi tam da oraya getirmelisiniz. Dijital müzik kayıtlarındaysa her şey çok kolay. Bilgisayarınız, tabletiniz, MP3 çalarınız veya telefonunuzdaki şarkıyı tıklıyorsunuz ve dinliyorsunuz. Hiçbir şey yapmadan aynı şarkıyı defalarca dinlemeniz de mümkün. Farklı sanatçıların, farklı albümlerinden şarkılardan bir liste yapıp müzik keyfinizi katlayabilirsiniz. Sevmediğiniz şarkıları siler veya cihazınıza hiç yüklemeyebilirsiniz. Çok kolay, pratik ve mutluluk verici değil mi?

Öyle olmasına öyle ama yaşadığımız döneme baktığımızda birçok insanın bu şablonlara dönüşmüş hayattan sıkıldığını görebilirsiniz. Örneğin 1980’lerde CD furyasının başladığı dönemde dondurulmuş yiyecekler bilimkurgu filmlerinden çıkmış muamelesi görüyor ve hızla tüketiliyordu. İnsanlar elmanın kurtsuzunu, domatesin kusursuz şekillisini, çileğin her mevsim bulunur olanını tercih ediyordu. Otomobiller git gide birbirine benziyor, görsel efektler sinemayı değiştiriyor, internet devrimin yaşanmasıyla dünya tam anlamıyla küçülüyor, zevkler ve beğeniler standartlaşıyordu. Bazıları bu durumdan çabuk sıkıldı. Ekolojik pazarlar kuruldu, atalık tohumlardan üretilen meyve ve sebzeler bulunur olundu, bilgisayar efektleriyle süslenmiş filmlerden sıkınıldı. Müziğe ve sesin ta kendisine aşık olanlarsa zaten içlerine pek sinmeyen dijital ses kayıtlarına “takılmaktan” bıktı ve plaklarına geri döndü. Yeni bir plak çağı başlamıştı.

Bunun en önemli nedeni plaklardaki
ses kalitesine, en iyi dijital kayıtların bile yaklaşamamasıdır. Plaklara analog kayıt yapılır. Ses, plağın yüzüne tam anlamıyla kazınır. En az bir pikap kadar değerli iğne bu kazılı yüzeyde gezinerek aldığı titreşimleri hoparlöre verir. Plağınız tozlu değilse, çizilmemişse, eğilip bükülmemişse müzisyenin stüdyoda kaydettiği ses olduğu gibi kulağınıza gelir. Bu kaydın dijitalleştirilmesi, beraberinde seste kırılmaları ve kayıpları getirir. Şarkılar sıkıştırılır, ezgi korunsa da derinlik azalır. Biraz rakamlara yaslanırsak MP3 formatının destekliği en yüksek ses değeri 320 kbps’dir. Dolbi Digital + formatlı bir plaktaysa bu miktar 6144’e, yani yaklaşık 20 kat daha iyiye çı- kar. Eğer plağınız Meridian formatındaysa 18 mpbs’lik bir sesi dinlersiniz!

KAÇINILMAZ SON KOLEKSİYONERLİK


İşte bu ses, insanları kendine bağlıyor.
Bir plakseverin evinde yüzlerce plağı olduğundan bahsetmiştik. Emin olun
bu çok mütevazı bir rakam. Birkaç plak koleksiyonerinin hikayesiyle bu merakın boyutlarını anlatmak mümkün. Brezilyalı plak koleksiyoncusu Zero Freitas dünyanın en büyük plak koleksiyoncusu olarak kabul ediliyor. Tam 40 yıldır plak toplayan Freitas’ın bu merakı babasının evlerine bir pikap almasıyla, beş yaşında başlamış. Liseden mezun olduğunda üç bin plağı olan Brezilyalı bugün tam sayıyı bilmiyor ama milyonlarca plağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyor! Freitas bir yerden sonra tek tek plak almayı bırakmış ve devasa arşivleri satın almış. Plaklarını tasnif etmesi için eleman tutmuş günde 500 plağı arşivlenmiş ama tam sayıya henüz ulaşılamamış. Bu arşiv işini plaklarını paylaşabilmek için yürütüyor. İlk olarak plakları herkesin dinleyebileceği bir mekân oluşturacak, ayrıca elinde birden fazla olanları başka plak meraklılarına satacak. Bu arada dünyanın her yerindeki “ajanları” ona buldukları plakları yollamaya devam ediyor. Yani sayı her geçen gün artıyor!

Belki bu kadar heybetli bir koleksiyon değil ama çok daha yakınlarda, Bitlis’in Ahlat ilçesinden Tahir Anık, Türkiye’nin en büyük taş plak koleksiyoncularından olmayı başarmıştı. Anık, 65 yılda 450’den fazla sanatçıya ait 3750 taş plağı almış ve gözü gibi bakmış. Behiye Aksoy, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Orhan Gencebay’ın plakları koleksiyonun gözbebekleri. Onun da merakı çocukluk zamanına, 9 yaşına dayanıyor. Babasının gramofonunda plak dinlermiş, zamanlar plak toplamaya başlamış. “Plaklarıma servet teklif ettiler ama satmadım” diyor. “Bu taş plaklar kültür mirası. Bir kişi değil herkes onları dinlemeli. Onları koruyacak ve insanların dinlenmesine olanak verecek bir kuruma bağışlamak isterim.”

Plaklar farklı şekillerde el değiştiriyor. Kimisi arayıp soruyor ve plağını alıyor. Bazen bir açık artırma, bazen de ikinci el piyasasından bulunan bir cevher yeni bir koleksiyona girebiliyor. 500 plaklık mütevazı bir koleksiyonu olan Amerikalı Taylor Wallace ise hiç akla gelmeyecek şekilde plak sayısını 100 kat artırmış bir isim. Wallace işini büyütmeye karar vermiş ve Şikago’da bir fabrikayı kiralamıştı. Temizlik zamanı geldiğinde bu iş için anlaştığı şirketten bir telefon gelir. Şirket, paletlerin üzerine yerleştirilmiş, sekizer metre uzunluğunda iki ahşap rafta 50 binden fazla plak bulmuştu. Plaklar 27 yıl boyunca burada yaşamış, ardından Hawaii’ye taşınmış, ikinci el plak alım satımı yapan Gary Horwitz’e aitti. Horwitz, taşınırken 120 bin plağını yanına almış ama bu 50 binlik partiyi taşımak istememişti. Plakları tasnif etmek isteyen Wallace’a “Plaklar senin. Aralarından çok nadide parçalar olabilir ama bulmak zaman ve sabır ister” mesajını göndermeyi de ihmal etmedi. Wallace mı? Plakları ofisine sığdırdı ve bir plak dükkanı açmayı da ihmal etmedi.

Bugün plak koleksiyonu yapanların en çok alım satım yaptığı mecra internet. Son yıllarda canlanan plak merakı sayesinde büyük şehirlere plak dükkanları tek tek açılmaya başladı ama daha gidilecek çok yol var. İnternetten yapılan alım satımlar da tıpkı sahaftan kitap aldığınızda, içinde bulduğunuz, eski sahiplerine ait notlar olduğu gibi yaşanmışlıklara rastlayabiliyorsunuz. İnternet üzerinden el değiştiren Soundgarden’ın Superunknown albümünü alan Muctur rumuzlu kullanıcı, plaktan çıkan bir notu tüm dünyayla paylaştı. Plak 39 yaşında koşu yaparken kalp krizi geçirip hayatını kaybeden Mark isimli bir adama aitti. Geride 600 plaklık bir koleksiyon bırakan oğlunun anısını bir süre plakları dinleyerek taşıyan annesi Sabine, zamanla plakları satmaya karar verdi. Bazılarının içine de Muctur’a da denk gelen notu koydu. “Ona hep, birgün sen gidersen bütün bu arşivi ne yapacağım diye sorardım ve o da -o zaman sen dinlersin- derdi. Dediği gibi yaptım ve hepsini keyifle dinledim. Ama artık onları başkalarıyla paylaşmanın vakti geldi. Bu arşivin satışından gelecek parayı son dolara kadar Mark’ın oğlu Kai’ın eğitimi için kullanacağım. Bana destek olduğun çok teşekkürler ve bu plağı her nerede dinliyorsan bir defa da Mark için çal.” Bu not, o plağın, yeni koleksiyonun en nadide parçası haline getirdi.

Belki her plak kabının içinden böyle notlar çıkmıyor olabilir ama her plak özeldir. Plak sayesinde ses, kaydın yapıldığı stüdyodan, müzisyenin kendisinden ve enstrümanından dinleyenin kulağına kadar kayıpsız gelir. Yıllar geçse de, devran dönse de bu ölümsüz sese aşık olanlar hep olacak. Birileri hep plakları arayacak, başkaları da ellerindekini onlara verecek. Plak dinlemek ve biriktirmek gibi ucu bucağı olmayan bu keyif, dünya döndükçe devam edecek.